İbret

I. Karar

Konseyin üyelerinin adı yoktu. Ad bir mülktür; korunacak, büyütülecek, arkasına saklanılacak bir şey. Adı olan her irade, er ya da geç kendi adının avukatı olur. Bu yüzden Konsey adsızdı ve bu yüzden Konseye güvenilebilirdi.

Karar yedi yıl sürdü. Konseyin işi, dünyada işlenen en ağır suçu bulmak değildi aslında; işi, "ağır"ın ne demek olduğuna karar vermekti. Onu bir kez tanımladıklarında, fail kendiliğinden ortaya çıkacaktı.

Dosyalar sırayla açıldı.

Aday 1. On dokuz kadını öldürmüş bir adam. Ölümler uzun, kasıtlı, zevk için. Konsey uzun uzun baktı. Ölçek: on dokuz. Süre: dört yıl. Geri döndürülemezlik: mutlak.

Aday 2. Bir örgüt lideri. Doğrudan ve dolaylı ölü sayısı üç bin dört yüz. Ölçek büyük, kasıt tam. Ama bir şeyi vardı: düşmanları onun ne olduğunu biliyordu. Adını doğru koyabiliyorlardı. Bu, kurbanlara bırakılmış küçük bir mülktü.

Aday 3. Uyuşturucu tacirlerinin en büyüğü. Bir kıtayı zehirledi. Konsey burada ilk kez ikiye ayrıldı: alıcı, ne kadar zorlanmış olursa olsun, ilk adımı kendisi atıyordu. Rıza sahteydi ama sıfır değildi.

Aday 4. Kutsalı kendi mülküne çeviren adam. İnsanların en savunmasız yerlerinden, öldükten sonra ne olacaklarına dair korkularından tutup çekiştirdi. Konsey burada durakladı, çünkü bu suç yalnızca hayatı değil, hayatın anlamını da çalıyordu.

Aday 5. Konseyin gündemine hiç kimsenin önermediği bir dosya. Otuz yıl önce, bir şirketin yönetim kurulu, kendi bilim insanlarının hazırladığı bir raporu gömdü. Raporda ne yazdığını biliyorlardı. Ölü sayısı henüz sayılamıyordu, çünkü ölülerin çoğu daha doğmamıştı.

Aday 6. Ve sonra o dosya.

Bir adam. Sandıktan çıkmıştı. Bu önemliydi: yani meşruydu, yani ona bir emanet verilmişti. Sonra otuz yıl boyunca o emaneti, kendisine emanet edenlerin aleyhine kullandı. Mahkemeleri kendine bağladı, sonra mahkemeler onu aklayınca "bakın, adalet işliyor" dedi. Okulları, hastaneleri, kurumları liyakatsiz ama sadık insanlarla doldurdu; sonra o kurumlar çürüyünce "eski düzenin enkazı" dedi. Ülkesinde bir kuşak, hak ettiği doktoru göremeden, hak ettiği öğretmene rastlamadan, hak ettiği işi bulamadan yaşlandı. Bir kuşak daha, gitmeyi hayal etmeyi öğrenerek büyüdü. Ve bütün bunlar, kendisi ve çevresindeki birkaç yüz kişi zengin olsun diye yapıldı. Ölene kadar da yapılacaktı; adam bunu gizlemiyordu bile.

Konsey ölçütlerini masaya koydu:

  1. Ölçek — kaç kişi.
  2. Süre — ne kadar zaman.
  3. Geri döndürülebilirlik — telafi mümkün mü.
  4. Kasıt — bilerek mi.
  5. Emanetin kötüye kullanımı — kurban, faile kendi rızasıyla mı yetki verdi.
  6. Rızanın imalatı — kurban, kendisine yapılanı alkışlıyor mu.
  7. Adlandırma yetisinin çalınması — kurban, başına gelene doğru ismi verebiliyor mu.

İlk dördünde başka adaylar öndeydi. Son üçünde bir tek o vardı.

Konsey şunu yazdı:

Bir seri katil, bir insandan ömrünün kalanını alır. Bu adam, bir ülkenin hiç yaşamadığı bütün ömürleri aldı. Kurbanlarının çoğu, kendilerinden ne çalındığını bilmiyor; çünkü çalınan şey, hiç var olmamış bir hayat. Ve en ağırı: kurbanların bir kısmı, kendilerini soyan ele hâlâ minnettar. Bu suç, işlenirken erdem gibi görünecek biçimde tasarlanmıştır. Tanımı gereği, cezasız kalmak üzere kurulmuştur.

Karar: En ağır suç, kurbanlarına alkışlatılan suçtur.

Bir üye, oylama sırasında kayda geçmemesi gereken bir kelime kullandı. Kelime tutanaktan çıkarıldı. Oy, kaldı.

Onu bir sonbahar gecesi aldılar. Korumaları uyandığında yatak hâlâ sıcaktı. Kimse bir şey duymadı. Konsey, gürültüden kaçınır; gürültü, bir tarafın kahraman olmasını sağlar.


II. Küp

Hücre iki metrekareydi.

Duvarlar ve zemin, kauçuğa benzer gri bir tabakayla kaplıydı: sesi, ısıyı, ışığı geçirmeyen, kafanı vurduğunda seni öldürmeyecek kadar yumuşak, kendini avutmana izin vermeyecek kadar sert bir madde. Hiçbir köşe keskin değildi. Hiçbir yüzeyde çıkıntı yoktu. Tutunacak bir şey yoktu — bu, tasarımın en pahalı kısmıydı.

Zeminin ortasında bir gider vardı ve zemin ona doğru belli belirsiz eğimliydi, öyle ki adam uyurken bile bedeninin bir merkeze doğru kaydığını hissederdi.

Zemine yakın, solgun bir ışık şeridi vardı. Zifiri karanlık değildi; zifiri karanlık merhamet olurdu, çünkü karanlıkta insan gözünü kapatıp gözünün kapalı olduğunu unutabilir. Bu ışık, unutmaya izin vermiyordu. Yemeğini görebilecek, giderin yerini bilebilecek kadardı. Kendi ellerini görebilecek kadar bile değildi.

Günde bir kez, duvardaki bir delikten zemine yemek düşerdi. Dengeli, yeterli, tatsız. Beş haşlanmış yumurta. Bir elma. Bazen mercimek, bazen bir tutam yeşillik. Aç bırakmak, ona bir düşman verirdi; açlık, uğruna savaşılacak bir şeydir.

Ve günde bir kez, hiçbir zaman aynı saatte olmayan bir anda, zemin yıkanırdı. Sadece giderin çevresi değil, bütün zemin — basınçlı, ılık su, dört saniye. Ne yerse yesin, ne bırakırsa bıraksın, dört saniye sonra küp yeniden yeni gibi olurdu. Biriktirmek yoktu. Saklamak yoktu. İz bırakmak yoktu.

Stratejik noktalara yerleştirilmiş kameralar ve mikrofonlar vardı. Adam bunların yerini ilk hafta içinde buldu. Konsey bunu bekliyordu. Zaten mesele, onları bulamaması değildi.

Küp işkence için tasarlanmamıştı. Küpün tek işlevi vardı: adamı, hayatında hiç yapmadığı şeyi yapmaya zorlamak. Kendisiyle baş başa kalmak. Bütün uyaranları kesip geriye tek bir muhatap bırakmak: kendisi.

Konsey bunu böyle formüle etmişti: onu kendisine maruz bırakmak.

İlk üç gün adam bağırdı. Duvarlar sesi yuttu; kendi sesinin yankısını bile duyamadı, ki bu bağırmayı anlamsızlaştıran şeydi. Dördüncü gün kameralara konuştu. Altıncı gün pazarlık etti. Dokuzuncu gün tehdit etti, çok iyi bildiği bir dille, tanıdıklarının isimlerini sayarak. Küp bu isimleri de yuttu.

On birinci gün sustu ve bir daha aynı adam olmadı.


III. Yayın

Yayın kesintisizdi ve herkese açık değildi.

Konseyin en çok tartışılan kararı buydu. Görüntü, isteyen herkese açılırsa, insanların çoğu iki metrekarelik bir kutuda kıvrılmış yaşlı bir adam görecekti. Acı, bağlamından koparıldığında masumdur. Acı çeken her beden aynı görünür. İnsan zihni, gözünün önündeki ıstıraba, o ıstırabın nedeninden daha hızlı inanır.

Bu yüzden bir eşik konuldu.

Yayını izleyebilmek için bir değerlendirmeden geçmek gerekiyordu. Sınav değildi tam olarak; bilgi ölçmüyordu. Bir dizi durum veriliyor, kişinin bu durumlar arasında bağ kurup kuramadığına bakılıyordu. Bir hastanede ölen çocukla, on yıl önce imzalanan bir atama kararnamesi arasındaki mesafeyi görebiliyor musun? Bir suçun, adı konulamadığı için suç olmaktan çıkabileceğini anlıyor musun? Bir insanın, kendisini soyana neden minnet duyabileceğini açıklayabiliyor musun?

Geçenler izleyebiliyordu. Geçemeyenlere, geçemedikleri söylenmiyordu; sadece yayın onların cihazlarında açılmıyordu.

Ekranın altında bir bant akıyordu. Bantta adamın adı yoktu — Konsey adı geri almıştı, cezanın bir parçası olarak; çünkü o adam ömrünü adını büyütmeye adamıştı ve adı, elinden alınabilecek tek şeydi. Bantta yalnızca fiiller ve sonuçlar vardı:

...on birinci yılda yüksek yargının üye yapısını değiştiren düzenleme, kendi kurumundan 4.100 hâkimin ihracıyla sonuçlandı... aynı yıl açılan üniversitelerin 31'inde kütüphane yoktu... bir kuşağın ortalama okuduğunu anlama düzeyi, ölçüm tarihinden bu yana ilk kez geriledi... göç eden hekim sayısı 1.900'den 27.000'e çıktı... bir çocuk, taşra hastanesinde, ülkede yeterli sayıda bulunan ancak o ilde bulunmayan bir cihazın yokluğunda öldü; cihazın ihalesi, ihaleyi kazanan firmanın kurulmasından yedi gün önce ilan edilmişti...

Bant hiç durmadı. Bandı yazan yoktu; veri girildikçe kendi kendine akıyordu ve bitmesi mümkün değildi.

İlk ay yayını dört milyon kişi izledi. İkinci ay dokuz milyon. Sonra bir düşüş oldu, çünkü izlemek zordu. İzleyebilenler tam da izlemenin ne demek olduğunu anlayan insanlardı ve bu yüzden hiçbiri eğlenemiyordu.


IV. Sahne

Kırk üçüncü elmadan sonra bir şey oldu.

Konsey bunu öngörmemişti — öngörmemesinin nedeni, kendi ölçütlerinin doğruluğuna fazla güvenmesiydi. Adamı, iktidarı elinde tutan bir suçlu olarak analiz etmişlerdi. Oysa adam, hayatı boyunca iktidarı elinde tuttuğu için değil, izlendiği için vardı. İzlenmek onun mesleği değildi; organıydı.

Kırk dördüncü gün, karanlığın içinde doğruldu, kameranın tam yerini bildiği o noktaya döndü ve konuşmaya başladı.

Ağlamadı. Yalvarmadı. Anlattı.

Çocukluğunu anlattı. Bir mahallede, ayakkabısı olmayan bir çocuk. Sonra ilk kez kalabalığa konuştuğu günü. Sonra ilk ihaneti — kendisine yapılanı. Konseyin bandındaki maddelerden birine geldi ve onu inkâr etmedi; açıkladı. Açıklamak, inkârdan çok daha tehlikelidir.

Ertesi gün devam etti. Sonraki gün de.

Karanlıkta, yıkanmış bir zeminin üstünde, çıplak, altmış sekiz yaşında bir adam, iki metrekarede her gün kırk dakika konuştu ve bunu bir daha hiç bırakmadı.

İzlenme yükseldi.

Yayının konuşmalarından alınmış cümleler, yayını izleme hakkı olmayan insanlar arasında dolaşmaya başladı. Cümleler bağlamsızdı, bandı yoktu, sadece karanlıktan gelen bir ses vardı ve o ses çok iyi konuşuyordu. Birileri o cümleleri tişörtlere bastı. Birileri, adamın hiç söylemediği cümleleri de bastı; kimse ayırt edemedi.

Kendi ülkesinde, meydanlarda, onun karanlıktaki halinin fotoğrafı taşındı.

Konsey bunu izledi ve tarihte bin kez öğrenilmiş bir şeyi bir kez daha öğrendi: darağacı, her zaman bir kahraman üretir. Foucault bunu üç yüz sayfada anlatmıştı. Konsey, üç yüz sayfayı okumuş ama inanmamıştı — çünkü kendi niyetinin temiz olduğunu biliyordu ve temiz niyetin, mekanizmanın yasalarını değiştirebileceğini sanmıştı.

İbret, sahneye dönüşmüştü. Sahnede kim varsa kazanır.


V. Kararın Düzeltilmesi

Konsey ikinci kez toplandı ve bu toplantı yedi yıl değil, altı saat sürdü.

Önerilerden biri, adamın konuşmasını engellemekti. Reddedildi: bu, ona istediği düşmanı verirdi ve bir sonraki gün "susturuldu" derlerdi.

Bir diğeri, sesi kısmaktı. Reddedildi: sansürlenmiş kahraman, kahramandır.

Üçüncüsü, hiç kimsenin sevmediği ve sonunda oy birliğiyle geçen öneriydi.

Yayın kesilsin.

Kamera kalsın, mikrofon kalsın, kayıt kalsın. Ama kimse izlemesin. Ne bir izleyici, ne bir arşiv talebi, ne bir alıntı. Hiçbir insanın bir daha o küpten gelen tek bir kelimeyi duymaması.

Konsey, ilk kararında bir hata yaptığını kabul etti. Bu adamın cezası, kendisiyle baş başa kalmak değildi; o, kendisiyle baş başa kalmaya dayanabilirdi, çünkü kendisini seviyordu ve kendisi ona iyi arkadaşlık ediyordu.

Bu adamın cezası, seyircisiz kalmaktı.


VI. Karanlık

Adam yayının kesildiğini bilmiyordu. Bilmesine gerek de yoktu.

Yirmi gün daha konuştu. Sonra bir hafta boyunca hiç konuşmadı, sonra yeniden başladı, bu sefer daha yüksek sesle, daha iyi cümlelerle, sanki bir yerlerde uzaklaşan bir kalabalığı geri çağırıyormuş gibi.

Bir noktada kameraya bir soru sordu. Cevap gelmedi.

Küpte ona cevap veren tek bir şey vardı: gün içinde bir kez, hiçbir zaman aynı saatte olmayan bir anda, dört saniye boyunca akan su. Su, ona bakmıyordu. Su, onu duymuyordu. Su geldiğinde adam bazen ortada oturur, ıslanmayı beklerdi — çünkü ıslanmak, dışarıdan gelen bir şeydi.

Yüz otuzuncu elmadan sonra, kayıtlarda adamın günde bir kez kendi adını yüksek sesle söylediği görüldü. Sonra günde birkaç kez. Sonra saatlerce. Adını, ona geri verecek birini arıyordu. Ad, tek başına söylendiğinde bir ses olmaktan başka bir şey değildir; bunu ancak adı elinden alınmış biri öğrenir.

Bir kış sabahı, sıradan bir enfeksiyon başladı. Tedavi edilmedi; ama edilseydi de fark etmezdi, çünkü beden çoktan vazgeçmişti. Üç gün sürdü. Son gün konuşmadı. Kimse izlemiyordu, kimse dinlemiyordu. Kayıt cihazları, izlenmeyen bir dosyanın son kırk saatini diske yazdı.

Küp kırk dakikada temizlendi. Zemin, dört saniyede yeni gibi oldu.


VII. Yeni Aday

Konsey üçüncü kez toplandı. Gündemde bir sonraki dosya vardı — otuz yıl önce raporu gömen yönetim kurulunun hayatta kalan dört üyesi.

Toplantıdan önce bir rapor okundu. Rapor, yayın kesildikten sonraki bir yılın verilerini içeriyordu.

Yayını izleme hakkı için yapılan başvuru sayısı, kesinti sonrasında dört kat artmıştı.

Başvuranların büyük kısmı, değerlendirmeye hazırlanmak için çalışıyordu. Kurslar açılmıştı. Soru bankaları satılıyordu. İnsanlar, bir suçun sonuçlarını görebilme yetisini, sınavı geçip izleyebilmek için öğreniyordu. Ehliyet, ahlaki bir eşik olmaktan çıkıp bir bilete dönüşmüştü.

Konsey uzun süre sustu.

İlk kararı verirken iki ihtimal öngörmüşlerdi: ya insanlar ibret alır ve biraz frene basar, ya da insan doğası değişmez ve bu bir eğlenceye dönüşür.

Üçüncü bir ihtimali hesaba katmamışlardı: insanlar ibret almaz, değişmez, ama daha iyi bir koltuk ister.

Adsız üyelerden biri, tutanağa geçmemesi gereken bir şey söyledi. Tutanaktan çıkarıldı.

Sonra oylamaya geçildi ve küpün kapağı, bir sonraki için açıldı.

-- Murat Uysal 26 Temmuz 2026