Tanık
("İbret" ile aynı günlerde, ekranın öbür tarafında)
I. Değerlendirme
Sınav diyorlardı ama sınav değildi. Bilgi sormuyorlardı.
Bilgisayarın başına oturdum, kızım Deniz odasından "anne yemek yaptım" diye bağırdı, ben "birazdan" dedim ve ekranda ilk durum açıldı.
Bir kasabada bir kadın, hastanede sıra beklerken ölüyor. Aynı yıl, o hastanenin bağlı olduğu ilin sağlık müdürlüğüne, tıp fakültesi mezunu olmayan bir müdür atanıyor. İki olay arasında bir bağ var mıdır? Varsa tarif ediniz.
Bir buçuk saat sürdü. Kırk iki soru. Bazılarında ne sorduklarını anlamadım, bazılarında ise cevabı yazarken ellerim titredi, çünkü cevabı yazmıyordum — hatırlıyordum.
Sonuç ertesi gün geldi. Tek satırdı: Yayın erişiminiz açılmıştır.
Sonradan öğrendim: değerlendirmeyi geçenlerin ezici çoğunluğu, hayatının bir yerinde bu mekanizmanın altında kalmış insanlardı. Bunu Konsey hesaba katmış mıydı, bilmiyorum. Bir suçun sonuçlarını görebilme yetisini, insanlara çoğunlukla o suç öğretiyor. Yani izleme hakkını kazananlar, zaten bedelini ödemiş olanlardı.
Kızım o gece odasından çıkmadı. Kapının önünde bir tabak vardı, üstünde bana ayrılmış yemek. Soğumuştu.
II. İlk hafta
İlk gece ekranı açtım ve iki metrekarelik gri bir kutu gördüm.
Işık o kadar azdı ki gözüm alışana kadar bir şey seçemedim. Sonra zeminde bir şekil belirdi. Bir insan. Sırtı bana dönüktü. Kıpırdamıyordu.
Ne hissettiğimi merak ediyordum, çünkü dört yıldır hiçbir şey hissetmiyordum. Ne hissettiğimi öğrendim: rahatlama.
Utanç duymadım da. O gece, dört yıl sonra ilk kez uyudum. Gerçekten uyudum, sabaha kadar, uyanıp saate bakmadan. Sabah kalktığımda yastığım kuruydu ve bu beni şaşırttı.
Bir şey değişmemişti. Kerem geri gelmemişti. Hiçbir şey giderilmemişti. Ama dünyada bir yerde bir kutu vardı ve o kutunun içinde, benim oğlumun ölümüne giden yolu döşeyen adam, çıplak bir zeminde uyumaya çalışıyordu. Bu, adalet değildi. Adalet olsaydı Kerem burada olurdu. Bu başka bir şeydi, adı olmayan bir şey. En yakın karşılığı şu: yanına kalmadı.
O hafta pazara gittim. Dört yıldır pazara gitmiyordum, çünkü orada insanlar bana o bakışla bakıyordu. O hafta bakışlar umurumda olmadı. Domates aldım. İki kilo. Bunu neden hatırlıyorum bilmiyorum.
III. Bant
Ekranın altında bir bant akıyordu.
İlk günler okumadım. Sonra okumaya başladım ve okumaya başladığımda durduramadım, çünkü bant hiç bitmiyordu; veri girildikçe kendi kendine yazılıyordu. İhale tarihleri, atama kararnameleri, kapatılan bölümler, göç eden hekim sayıları. Otuz yıllık bir ülkenin muhasebesi, sağdan sola akan bir çizgide.
On birinci gece, sabaha karşı, o satır geçti.
...bir çocuk, taşra hastanesinde, ülkede yeterli sayıda bulunan ancak o ilde bulunmayan bir cihazın yokluğunda öldü; cihazın ihalesi, ihaleyi kazanan firmanın kurulmasından yedi gün önce ilan edilmişti...
Ekrana yaklaştım. Yeniden okumak istedim ama satır gitmişti. Sola kaymıştı ve arkasından başka bir il, başka bir yıl, başka bir kararname geliyordu.
Oğlumun adı yoktu.
Bir çocuk.
Dokuz yaşındaydı. Sol kaşının üstünde, üç yaşında masaya çarpmaktan kalma bir iz vardı. Yumurtayı sarısı akmadan sevmezdi. Bisikleti öğrenirken iki hafta kimseye söylemeden gizli gizli çalışmıştı, bir sabah kapıya çıkıp "bak" demişti. Sesi vardı. Kokusu vardı. Bir çocuk değildi. Kerem'di.
Konseye yazdım. Bir form vardı, doldurdum. Bandın o satırına oğlumun adının eklenmesini istedim. Uzun yazmadım. Sadece adını ve doğum tarihini yazdım, bir de "lütfen" dedim.
On gün sonra cevap geldi. İki cümleydi:
İsimler yayına girmez. İsim, bu yayında bir kez alınmıştır ve bir daha verilmeyecektir.
O gece anladım ki Konsey adil. Gerçekten adil. Adamın adını cezanın parçası olarak elinden almışlardı, çünkü o adam ömrünü adını büyütmeye harcamıştı. Kusursuz bir cezaydı. Ama aynı kural, benim oğlumu da isimsiz bırakıyordu. Adaletin simetrisi buydu: kimsenin adı geçmesin.
Ben simetri istememiştim. Ben oğlumun adının bir yerlerde yazılı olmasını istemiştim.
IV. Alışkanlık
İkinci ay bir şey oldu ve fark etmem uzun sürdü.
İzlemeyi bırakamıyordum.
Sabah kalkar açardım. İşe giderken telefondan açık bırakırdım. Öğle arasında bakardım. Akşam yemekte ekran açık olurdu. Deniz masaya oturmayı bıraktı. Bir keresinde tabağını alıp odasına giderken durdu ve "sen de oradasın" dedi.
"Ne demek o?"
"O kutunun içinde sen de varsın," dedi. "İkiniz aynı yerde yaşıyorsunuz."
Kapıyı çarpmadı. Çarpsa daha iyiydi.
Deniz sınava girmedi. "Girsem geçerdim," dedi bir gün, "ama ben izlemek istemiyorum. Ben yaşamak istiyorum." On yedi yaşındaydı ve bunu söylerken bana bakmadı, çünkü bunu söylemek için bana bakması gerekmiyordu.
O aylarda kasabada bir şeyler oluyordu. Meydanda kalabalıklar toplanıyordu. Ellerinde adamın karanlıktaki halinin fotoğrafı vardı — nasıl çıktığını kimse bilmiyor, ama çıkmıştı. Alt komşumuz Şükran teyze de oradaydı. Şükran teyzenin kocası, altı yıl önce, sedyede, koridorda öldü. Yer yoktu. Sekiz saat koridorda bekledi.
Şükran teyze meydanda ağlıyordu. Kocası için değil. Kutudaki adam için.
Ona kızamadım. Otuz yıl boyunca, o adam, ona kendisini soyan elin sıcaklığını sevmeyi öğretmişti. Şükran teyze aptal değildi. Şükran teyze, bir ömür boyunca ona verilmiş tek anlamı korumaya çalışıyordu. O anlamı elinden alsam yerine ne koyacaktım? Kocasını mı geri verecektim?
Konseyin bandında bunun bir maddesi yoktu. Bunun rakamı yok.
V. Ses
Kırk dördüncü gün konuşmaya başladı.
Karanlıkta doğruldu, kameranın yerini bildiği o noktaya döndü ve anlatmaya başladı. Ağlamıyordu. Yalvarmıyordu. Anlatıyordu.
Ayakkabısız bir çocuktan söz etti. Bir mahalleden. Kışın ayağının nasıl ıslandığından, okula girmeden önce çorabını nasıl sıktığından. Sonra ilk kez bir kalabalığa konuştuğu günden. Sonra kendisine yapılan ilk ihanetten.
İyi anlatıyordu. Tanrım, ne kadar iyi anlatıyordu.
Bir gece, ekranı kapattığımda saate baktım. İki saat geçmişti. O iki saatte Kerem'i bir kere düşünmemiştim.
Bunu yazarken bile midem bulanıyor.
Şunu anladım o gece: adam oğlumu aldı. Sonra dört yıl boyunca oğlumdan geriye ne kaldıysa onu da aldı. Çünkü geriye kalan tek şey acımdı. Acım, oğlumun bende bıraktığı yerdi. Ben o yeri o adamı izleyerek doldurdum. Kendi elimle.
Konsey yayını "ibret olsun" diye açmıştı. Ama ibret bir şeyi öğretmiyordu; bir şeyi tüketiyordu. Ekranın karşısında geçirdiğim her saat, Kerem'i düşünmediğim bir saatti. Adam, iki metrekarelik bir kutunun içinde, çıplak, aç, tek bir hamle yapamayacak haldeyken bile, benim zamanımı almaya devam ediyordu. Yaptığı tek şey konuşmaktı ve bu yetiyordu.
Ertesi gün ekranı kapattım.
Üç gün dayandım. Dördüncü gün açtım.
VI. Kesinti
Bir salı sabahı ekran açılmadı.
Hata sanıp yeniden denedim. Sonra telefondan denedim. Sonra Konseyin sayfasına girdim. Tek satır vardı:
Yayın sonlandırılmıştır. Erişim iptal edilmemiştir; yayın yoktur.
Neden olduğunu açıklamadılar. Sonradan tahmin edildi, konuşuldu, yazıldı: adam sahneye dönüşmüştü ve Konsey sahneyi kapatmıştı. Doğrudur herhalde. Konsey akıllıydı, hatasını gördü ve düzeltti. Ona seyirci vermeyi kestiler.
Kimse şunu söylemedi: seyirciyi de kestiler.
O adamdan bir şey alınırken, benden de bir şey alındı ve benden alınan şeyin ne olduğunu tarif etmem bir yılımı aldı.
Tanıklığımı aldılar.
Ben oradaydım. Ben, o kutuya bakarken bir şey yapıyordum. Bakmak bir işti. Dört yıl boyunca hiçbir şey yapamamıştım — mahkemeye gittim, dosya kapandı; dilekçe yazdım, cevap gelmedi; gazeteye anlattım, iki gün sonra unutuldu. Sonra bir ekran açıldı ve ilk kez elimde bir şey oldu: bakmak.
Sonra o da alındı. Bir salı sabahı, açıklamasız.
O gün fark ettim ki iyileşmemi bir ekrana emanet etmişim. Kendi acımın işini bir başkasına devretmişim. Konsey, "bunu ben hallederim" demişti ve ben inanmıştım. Sonra "bu iş yürümüyor" deyip kapattı. Konseyin hesabında ben yoktum. Konsey adildi ama benim adım onun defterinde de geçmiyordu.
Ölüp ölmediğini uzun süre bilmedim.
VII. Ad
Öldüğünü, aradan bir yıldan fazla geçtikten sonra, ağızdan ağıza dolaşan bir haberden öğrendim. Kışın, sıradan bir enfeksiyondan. Kimse izlememiş. Son günlerinde ne söylediğini kimse duymamış.
Duyduğumda çay demliyordum. Demlemeye devam ettim.
Beklediğim şey gelmedi. Ne sevinç, ne ferahlama, ne de o dört yıl aradığım kelime. Sadece bir bilgi geldi: artık dünyada o yok. Tamam. Kerem de yok.
Terazinin iki kefesi de boş. Buna denklik demiyorlar sanırım.
O yıl bir şey yaptım. Küçük bir şeydi, anlatması bile utandırıyor. Hastaneye gittim. Kerem'in öldüğü yere. Başhekim değişmişti, kimse beni tanımadı, bu iyiydi. İkinci kattaki koridorda, bekleme sıralarının olduğu duvarın önünde durdum. Cihazın olması gereken oda o koridordaydı.
Çantamdan küçük bir metal levha çıkardım. Yaptırmıştım. Üstünde tek satır vardı:
KEREM ÖZER (2016–2025)
Yapıştırıcıyla duvara tutturdum. Kimse görmedi. Bir hafta sonra gittiğimde duruyordu. İki ay sonra gittiğimde de duruyordu. Dört ay sonra boya yapmışlar, levhanın etrafını özenle boyamışlar, levhaya dokunmamışlar. Bunu yapan kişiyi hiç tanımadım. O boyacı, Konseyin yedi yılda veremediği kararı iki dakikada verdi.
Cihaz üç yıl sonra geldi. Törensiz. Kimse benim yüzümden geldiğini söylemedi, ben de öyle bir şey iddia etmiyorum; muhtemelen bir bütçe kaleminde bir sıra değişti, o kadar. Görmeye gittim. Odanın kapısından baktım, içeri girmedim.
Sonra koridorda, o duvarın önünde durdum ve oğlumun adını yüksek sesle söyledim.
Boş bir koridorda tek bir kelime. Kimse duymadı, kimse cevap vermedi.
Sonradan öğrendim ki adam da son aylarında aynı şeyi yapıyormuş. Karanlıkta, saatlerce, kendi adını söylüyormuş. Kendisine geri verecek birini arıyormuş.
İkimiz de aynı işi yapmışız. Duvara bir ad söylemek.
Ama bir farkı var ve o farkın üstünde yaşıyorum: o kendi adını arıyordu, ben başkasının adını taşıyordum. Konsey ondan adını cezası olarak aldı. Benden de aldı, ama benimki ceza değildi; ihmaldi. Bir sistem kurarken kimsenin aklına gelmemekti.
O yüzden ben verdim. Küçük bir levha, ikinci kat koridoru, boyanmamış bir dikdörtgen.
Dünyanın her yerinde bir sürü kutu var, içlerinde bir sürü adam var, hepsinin başında bir Konsey var. Hiçbiri bir çocuğun adını yazmıyor.
Yazan biri lazım.
-- Murat Uysal 26 Temmuz 2026