Sürtünme
Selim Öyküleri — I
Gün 0
Kırk yaşındayım ve sağlıklıyım. Bu cümleyle başlıyorum çünkü anlatacaklarım bir hastalık gibi duracak, oysa kan değerlerim iyi, karaciğerim iyi, dişlerimin hepsi kendi dişim. Hasta olan ben değilim. Hasta olan artık dünyayla aramdaki şey.
Hiçbir ışık düşmedi üstüme. Bir salı sabahı bankada sıradaydım. Önümde bir kadın, on dakikadır bir havale komisyonu için gişedeki çocukla kavga ediyordu, sesi tizleşmişti, arkadaki adam saatine bakıyordu, klima üstüme üflüyordu ve ben o an hayatımın büyük bölümünü böyle geçirdiğimi düşünüyordum: bir şeyin bitmesini bekleyerek.
"Affedersiniz," dedim. "Benim acelem var."
Kadın sustu. Döndü, kenara çekildi ve bana gülümsedi. Öyle bir gülümsedi ki — nasıl anlatsam — bir annenin, çocuğu nihayet uyuduğunda gülümsemesi gibi. Arkadaki adam da çekildi. Gişedeki çocuk klavyeden elini çekti.
Hesabımda yedi bin küsur lira vardı. Kırk bin istedim. Verdi. Sayarken ekrana bakmadı.
Dışarı çıktım. Ellerimin titremesini bekledim, titremedi. Üç gün test ettim. Bir taksiden parasını vermeden indim; teşekkür etti. Bir markette bir şişe viski aldım, kasadan geçtim, kasiyer "iyi günler" dedi. Bir kadına sokakta adını sordum, söyledi, telefonunu istedim, verdi, akşam buluştuk, sonra evine gitti ve ertesi gün mesaj attığımda çok normal cevap verdi. Kızmadı, şaşırmadı, "sen kimsin" demedi. Sadece umursamadı. Beni de, kendini de, olan biteni de.
Kimse hafızasını kaybetmiyor. Kimse büyülenmiyor, gözleri dönmüyor, ayin havası falan yok. İnsanlar beni gayet iyi hatırlıyor. Otelin garsonu on beş gün boyunca beni tanıdı, adımı bildi, sabah kahvemi şekersiz getirdi. Mesele hatırlamak değil. Mesele şu: benimle ilgili hiçbir şey kimsenin içine oturmuyor. Hafızaya giriyorum ama hiçbir ağırlığım olmuyor.
Görülüyorum, kaydediliyorum, hiçbir yere basınç yapmadan çıkıp gidiyorum.
Yirmi bir yıl sigorta eksperliği yaptım. Mesleğim şuydu: bir şey kırıldıktan sonra ne kadar ettiğini hesaplamak. Yanmış mutfaklara girdim, su basmış bodrumlara indim, çarpışmış arabaların önünde çömelip fotoğraf çektim. İnsanlar bana bağırdı, ağladı, rüşvet teklifetti, bir keresinde bir adam beni bahçesindeki köpeğin üstüne salmakla tehdit etti. Hepsini seviyordum. O zaman bilmiyordum ama seviyordum. Çünkü hepsi bana direniyordu.
Nihal'le dokuz yıl evli kaldım, dört yıl önce ayrıldık, sebebi yoktu, sebebi olmaması sebebiydi. Cumartesileri pazara giderdik. Domates seçerdi, ben beklerdim. Bazen tartışırdık, akşam barışırdık, barışmak güzeldi çünkü ondan önce barışmamış olurduk. O hayat, o kırk metrekarelik mutluluk, aslında bir motordu. Sıcak tarafve soğuk taraf. Aradaki fark iş üretiyordu.
Neyse. Yeter. Adaya geliyorum.
Gün 1
Feribotun üst güvertesinde, rüzgârın tam ortasında, kimsenin oturmadığı yerde oturuyorum. Kimsenin oturmadığı yerde, çünkü orası personel alanı. Kaptan iki kez yanımdan geçti, ikisinde de başıyla selam verdi.
Pasaportumun süresi dört ay önce dolmuştu. Kontrolde memur açtı, baktı, kapattı, verdi. Bir şey demedi. Bir şey demediği için ben de ona bir şey söylemedim. İki insan yan yana geldi ve hiçbir şey olmadı.
Ada gerçekten güzel. Bunu peşinen söyleyeyim ki sonra "adam nankör" demeyin. Su, o klişe turkuazın ta kendisi; iskeleden bakınca dibindeki taşların gölgesini sayabiliyorsunuz. Otel tepeye doğru kademe kademe kurulmuş, beyaz, sarmaşıklı, iyi bir mimarın elinden çıkmış. Sabahları çam kokuyor, akşamları başka bir şey — belki incir.
Resepsiyondaki kızın yaka kartında Elifyazıyor. "Rezervasyonunuzu bulamıyorum," diyor ve tam ben ağzımı açacakken kendi kendine, "Ama sorun değil," diyor, "size deniz manzaralı süiti verelim." Ben hiçbir şey söylemiyorum. İnsanlar benim yerime düşünmeye başlıyorlar, benim çıkarımı benden önce fark ediyorlar.
Süit üç odalı. Terasta özel havuz var, havuzun suyu denizden bir metre yukarıda duruyor, ikisi tek bir yüzey gibi görünsün diye. Bunu düşünmüşler. Birileri oturmuş, çizmiş, hesaplamış, "burada birisi duracak ve iki suyun birleştiğini görecek" demiş.
Akşam deniz levreği yiyorum. Tuz kabuğunda pişirip masada kırıyorlar. Kabuk kırıldığında çıkan buhar yüzüme geliyor ve o an — dürüst olacağım — o an mutluyum. Şarap iyi.
Garson, Mehmet, kırk beş yaşlarında, sağ eli sol elinden daha esmer. Kadehimi dolduruyor.
"Hesabı odaya yazayım mı efendim?"
"Yazma," diyorum.
"Tabii," diyor. Not bile almıyor.
Yatağa girdiğimde şunu düşünüyorum: yarın da böyle olacak. Ve öbür gün de. Ve bu düşünce beni uyutuyor.
Gün 2
Kahvaltıda yumurtayı üç kez yaptırıyorum. Birincisi fazla katı, ikincisi az tuzlu, üçüncüsü tam. Şefyardımcısı üçüncüsünü kendi getiriyor, tabağı koyarken elleri hafiftitriyor ama yüzünde en ufak bir gücenme yok. Sadece bir merak var: acaba bu sefer oldu mu? Beni memnun etmek onun için o an dünyanın en önemli işi.
Ben de tabağa bakıyorum ve hayatımda ilk kez bir yumurtayı geri gönderdiğim için hiçbir şey hissetmiyorum.
Öğleden sonra havuz barında bir kadın görüyorum. Otuz beş civarı, siyah mayo, bileğinde ince bir dövme, arkadaşıyla gelmiş. Adı Yasemin. Yanına gidiyorum ve şunu söylüyorum:
"Merhaba." Sadece bu. Yirmi dakika sonra arkadaşına "sen git canım, ben biraz kalacağım" diyor. Arkadaşı hiç sorgulamadan gidiyor.
Gece bende kalıyor. Güzel bir gece. Bunu küçümsemek istemiyorum, gerçekten güzel bir gece, çünkü Yasemin akıllı bir kadın ve gülerken burnunu kırıştırıyor ve sabaha karşı bana babasının Kadıköy'deki hırdavatçı dükkânını anlatıyor. Çekiçlerin nasıl dizildiğini. En pahalısının neden en üst rafta durduğunu.
Ben dinliyorum. Bir yandan da şunu düşünüyorum: bu kadın bunu bana anlatıyor çünkü ben istiyorum. Nefesinin ritmini ben ayarladım. Peki geriye ne kalıyor?
Cevabı bilmiyorum. Ama soru bir kere soruldu mu bir daha kapanmıyor.
Gün 3
Mutfağa iniyorum. Şefbir Fransız, adı Bertrand, altmış yaşında, yüzü kırmızı, yirmi yıl iki yıldızlı bir restoranda çalışmış. Beni mutfağa alması yasak. Alıyor.
Ona ne istediğimi soruyorum, o bana ne yapabileceğini anlatıyor. Sonra ikimiz de biraz coşuyoruz. Uçakla gelen bir dana filetosunun kalanını çıkarıyor, on iki gün kuru dinlendirilmiş. Yanına bir sos yapıyor, içinde ne var bilmiyorum, sekiz saat kaynamış bir şey. Havyar açıyor. Yirmi dört aylık bir jambondan bıçakla kâğıt inceliğinde dilimler alıyor ve o dilimleri parmaklarımın arasına koyup ağzıma götürmemi izliyor.
Bertrand'ın gözlerinde onay bekleyen bir çocuk var. Altmış yaşında, kırk yıllık ustalıkta bir adam, benim yüzümdeki ifadeyi bekliyor. Başımı sallıyorum. Rahatlıyor.
Gece kusuyorum. Fazla yedim, fazla içtim. Banyonun fayanslarına dizlerimi dayamış, terlemiş halde şunu fark ediyorum: mide beni dinlemiyor. Mide, bu adadaki en dürüst şey.
Gün 4
Bugün bir köpek var.
Otelin arka bahçesinde, servis kapısının orada. Sarı, orta boy, bir kulağı yarım. Personel besliyor olmalı. Ona doğru yürüyorum, kalkıyor, üç adım geriliyor, duruyor, bakıyor.
Duruyor ve bakıyor.
Elimi uzatıyorum. Yaklaşmıyor. "Gel," diyorum. Gelmiyor. Sesimi yumuşatıyorum, çömeliyorum, dizlerim çatırdıyor. Gelmiyor. Kuyruğunu sallıyor ama gelmiyor. Yani beni sevmiyor değil; sadece kendi kararını veriyor.
Kalbimin çarptığını fark ediyorum. Kırk yaşında bir adam, bir sokak köpeği kendisine yaklaşmadığı için mutlu.
Öğlen mutfağa haber gönderiyorum. Bertrand'ın yemeğini istemiyorum. Peynirli tost istiyorum. Beyaz ekmek arasına kaşar, tost makinesinde, biraz fazla kalsın, kenarları yansın. Bertrand kendi getiriyor. Yüzünde hiçbir şey yok, ne alay ne kırgınlık. Tabağa peçeteyi katlayıp koymuş.
Tostu yiyorum. Tost gayet tost. Annemin yaptığından farkı yok. Yani annemin yaptığı kadar da iyi değil, çünkü annem yaparken mutfakta radyo açık olurdu ve annem bana bağırırdı, "elini yıka" diye, ve ben yıkamazdım, ve o görürdü.
Tostu bitiriyorum. Tabağı ittiriyorum. Terasta oturuyorum. Saat üç.
Saat üçle saat yedi arasında ne yapacağımı bilmiyorum ve bu, buraya geldiğimden beri ilk kez oluyor.
Gün 5
Bugün on dört saat uyudum.
Gün 6
Tekne kiralıyorum, yani kaptana gidip "bugün benim" diyorum, o da "tabii" diyor. Koya gidiyoruz. Su berrak. Dalıyorum, çıkıyorum, dalıyorum, çıkıyorum. Öğlen ıstakoz. Akşam otelin barında bir kadın, adı Sanne, Hollandalı, ön dişlerinin arası açık. Sonra süit. Sonra uyku.
Gün 7
Bugün gücü kullanmayacağım.
Bunu sabah karar veriyorum, dişimi fırçalarken, aynada kendime bakarak, yüksek sesle. Bugün sıradan bir adam gibi yaşayacağım. Sıraya gireceğim, hesabı ödeyeceğim, hayır cevabını kabul edeceğim.
Saat 09.40'ta kahvaltı biterken masaya geç oturuyorum, büfeyi topluyorlar. Bir şey söylemiyorum. Kalkıyorum. Bir garson koşarak geliyor: "Efendim size taze hazırlatalım." Ben istememiştim. Ama istemiş sayılıyorum, çünkü canım istedi, çünkü içimden geçti, çünkü bu iş dille yapılmıyor.
Saat 12.15'te Elif'e diyorum ki: "Yarınki dalış turuna kayıt olabilir miyim?" Ekrana bakıyor. "Doluymuş," diyor. Ve tam ben içimden bir şey hissetmeye başlamadan, hissetmemeye çalışırken, o çalışma sırasında bile bir arzu sızıyor olmalı ki, ekliyor: "Ama bir kişi iptal etti şimdi."
Bir kişi iptal etmedi. Elifiptal ettirdi. Ya da uydurdu. Ya da adam kendi kendine iptal etti çünkü ben oradaydım.
Saat 21.00'de Mehmet'e diyorum ki: "Hesabı getir."
Getiriyor. Bakıyorum: sıfır.
"Mehmet," diyorum. "Ben ödemek istiyorum."
"Tabii efendim," diyor ve gidiyor ve gelmiyor.
Yirmi dakika bekliyorum. Kalkıp mutfağa gidiyorum, Mehmet orada, bir stajyerle konuşuyor, beni görünce gülümsüyor. Hesabı unutmuş. Unutmamış aslında; hesap onun
zihninde bir şey olmaktan çıkmış. Ben o adamın kafasında artık "ödeme" kategorisine ait değilim.
Odaya çıkıyorum. Cüzdanımı açıyorum, kartları çıkarıyorum, masaya diziyorum. Beş kart. Hepsi çalışıyor. Hiçbiri bir işe yaramıyor. Para bir anlaşmaydı, ben anlaşmanın dışına düştüm.
Gün 8
Annemi arıyorum.
Eskişehir'de, dizisinin başında. Sesi her zamanki gibi: biraz sitemli, biraz sevinçli.
"Aramıyorsun," diyor. "Aradım anne," diyorum, "geçen hafta aradım."
Konuşuyoruz. Komşunun oğlu evleniyormuş. Kombiyi bakıma vermiş. Dizideki kadın çok kötü bir kadınmış.
Ve ben, telefonu kulağıma bastırmış, terasta, ayaklarım havuzun içinde, şunu soruyorum:
"Anne, beni seviyor musun?"
Bir sessizlik oluyor. Sonra gülüyor. "Delirdin mi sen oğlum?" diyor. "Tabii ki seviyorum. Ne biçim soru bu?"
İşte bu. Bu cevap doğru cevap. Yıllardır alacağım cevap. Anneme kırk yıl önce sorsam bunu derdi. Ama artık bilmiyorum.
Telefon üzerinden çalışıyor mu? Bilmiyorum. Denemedim. Denemek istemiyorum, çünkü denersem ve çalışıyorsa, annemin hayatım boyunca söylediği her cümle geriye dönük olarak zehirlenecek. Denemezsem, sadece bu cümle zehirlenmiş olacak.
Bu yüzden denemiyorum. Ve denemediğim için asla bilmeyeceğim. Ve bilmediğim için annemin sesini bir daha eskisi gibi duyamayacağım.
Kapatıyorum. "Kendine iyi bak oğlum."
Bir daha aramıyorum. On beş gün boyunca. Ondan sonra da.
Gün 9
Yasemin'e diyorum ki: "Bana hayır de."
Barda oturuyoruz. Gözlerini kısıyor. "Neye hayır diyeyim?" "Fark etmez. Bir şey isteyeceğim, sen hayır diyeceksin." Gülüyor. Bunu bir oyun sanıyor. Belki bir oyundur.
"Peki," diyor. "Benimle yukarı gel." "Hayır."
Ve orada oturuyoruz. O bana bakıyor, ben ona. Kadeh terlemiş, altında bir su halkası birikmiş. Barmen üç metre ötede bir bardağı siliyor. Denizden ses geliyor.
O "hayır" dedi. Ben duydum. Ben acı istedim, o da acı verdi. Sipariş edilince acı olmuyor.
Yasemin elini elimin üstüne koyuyor. "İyi misin?"
"Evet," diyorum. Ve o an, tam o an: bunu sordu çünkü ben sorulmasını istedim.
Ertesi sabah adadan ayrılıyor. Rezervasyonu bitmiş. İskelede el sallıyor. Güzel bir kadın, iyi bir kadın, üç gün boyunca ona neredeyse âşık olabilirdim ve o beni belki hâlâ hatırlıyordur, muhtemelen hatırlıyordur, bir yıl sonra bir arkadaşına "adada biriyle tanışmıştım" der belki. Sonra başka bir şey konuşurlar.
Gün 10
Sabah. Kahvaltı. Deniz. Öğlen. Uyku. Bar. Kadın. Uyku.
Gün 11
Bugün on iki saat terastaki şezlongda yattım ve tek yaptığım şey karşı adanın üstündeki bulutun şeklinin değişmesini izlemek oldu. Bunu ayrıntısıyla anlatmam gerekiyor, çünkü ben de ayrıntısıyla yaşadım.
Bulut önce bir kürek kemiğine benziyordu. Sonra sağ tarafı inceldi, koptu, kopan parça yukarı doğru sürüklenip yok oldu. Ana kütle yayıldı. Saat on birde gölgesi denizin üstünde bir leke halindeydi ve o lekenin kenarında su daha koyu görünüyordu. Bir tekne geçti, gölgeye girdi, çıktı. On beş dakika sonra ikinci bir tekne geçti. Öğleden sonra rüzgâr yön değiştirdi ve bulut dağıldı ve gökyüzü tamamen boş kaldı ve ben o boşluğa dört saat baktım.
Dört saat boyunca hiçbir şey istemedim. Bunu daha önce hiç yapmamıştım.
Akşam yemeğine inmedim. Aç değildim.
Gün 12
Bugün lobide, sabahın onunda, bornozla ve altında hiçbir şey olmadan yürüdüm. Sonra oturma grubundaki koltuğun üstüne çıktım. Sonra oradan bağırdım. Kelime değildi, sadece ses.
Lobide on üç kişi vardı. Saydım. Bir çift kanepede oturuyordu, kadın telefonuna bakıyordu, bakmaya devam etti. Elifbaşını kaldırdı, gülümsedi, "Bir ihtiyacınız var mı efendim?" dedi. Bir bellboy bagajı taşımaya devam etti. Yaşlı bir İngiliz adam gazetesini çevirdi.
İndim. Koltuğun kılıfını düzelttim.
Sonra bahçeye çıktım, servis kapısının önündeki taşa oturdum ve iki garsonun sigara içerken konuşmasını dinledim. Bir buçuk saat dinledim. Fenerbahçe'nin transferini konuştular. Bulaşıkçı kızın nişanını konuştular. Müdürün karısını konuştular. Havanın ne zaman bozacağını konuştular.
Beni konuşmadılar.
On iki gündür bu otelde her kuralı çiğneyen, yemekleri geri gönderen, mutfağa giren, kadınları odasına çıkaran, tek kuruş ödemeyen, bu sabah lobide bağıran adamı bir kere olsun anmadılar. Dedikodu bile edilmiyorum. Bir insanın dünyaya bırakabileceği en ucuz iz dedikodudur.
Ben bu adada bir olay değilim. Ben hava durumuyum.
Gün 13
Köpek gelmedi.
Sabah yedide indim. Yoktu. Dokuzda tekrar indim. Yoktu. Bir garsona sordum — "burada bir köpek olurdu" dedim — "vardı efendim," dedi, "iki gündür yok, karşı koya gitmiştir, gelir gider o."
Gün boyunca dokuz kez indim. Öğleden sonra servis kapısının önündeki taşa oturdum ve iki saat bekledim. Cebimde mutfaktan aldığım et vardı, kâğıda sarılı, ısınmıştı.
On üç gündür bu adada olan hiçbir şey benim isteğim dışında olmadı. Tek bir şey hariç. Ve o tek şey de bitti.
Şunu düşünüyorum: belki köpek zaten bana geliyordu. Belki üç adım geri çekilmesi de benim işimdi, çünkü ben bir direniş istiyordum ve o bana direniş verdi, tam ölçüsünde, tam istediğim kadar.
Eti çöpe atıyorum.
Gün 14
Bugün ödemeyi denedim.
Sabah bankamatikten para çektim — adada bir tane var, iskelede. Sekiz bin lira. Yeni banknotlar, kokuyorlar.
Resepsiyona gittim. Elif'e uzattım. "Ben hesabımı kapatmak istiyorum," dedim. "Şimdi.
Buradan. Peşin."
Elifparayı aldı. Saydı. Bir zarfa koydu. Bilgisayara bir şeyler yazdı. Sonra bana baktı ve gülümsedi ve dedi ki: "Halloldu efendim, teşekkür ederiz."
"Ne kadardı?" dedim.
"Önemli değil," dedi.
"Elif," dedim. "Sana bir soru soracağım ve doğru cevap vermeni istiyorum."
"Tabii."
"Ben sana bu parayı vermeseydim, sen benden isteyecek miydin?"
Düşündü. Gerçekten düşündü, alnında bir çizgi oluştu. Sonra dedi ki: "Bilmiyorum efendim."
Bu, on dört gündür bana söylenen en dürüst cümle. Ve o cümleyi de ben istedim.
Öğleden sonra denize girdim. Uzun kaldım. Su serindi.
Akşam odada oturdum, ışığı açmadım. Dışarıda birileri havai fişek attı, biri doğum günü kutluyordu, çığlıklar geldi, sonra müzik, sonra susma. Kalkıp bakmadım.
Size şunu söyleyeyim, sonra susacağım: ben bir keşiş değilim. Bir bilge değilim. Ders çıkarmış bir adam da değilim. Elimde bu güç varken hâlâ iyi bir insan olmak, hasta çocukları iyileştirmek, savaşları durdurmak aklıma gelmedi. Bir kere bile gelmedi. Ben kırk yaşında, ortalama zekâda, ortalama arzuları olan bir sigorta eksperiyim ve bana evren büyüklüğünde bir imkân verildi ve ben bununla on beş gün boyunca yemek yedim, denize girdim ve kadınlarla yattım.
Bunu yanlış yaptığımı da düşünmüyorum. Başka bir şey yapsaydım da aynı yere gelirdim.
Gün 15
Sabah altıda uyanıyorum. Kimse uyandırmıyor.
Otel sessiz. Sahilde tek bir kişi yok, şezlonglar hâlâ katlı, havlu standı boş. Deniz düz, çok düz, üstünde bir tek kırışık yok, karşıdaki adanın gölgesi suda tam ve bozulmadan duruyor.
Suya giriyorum. Sabah suyu her zaman gecenin serinliğini taşır, bunu bilirim, ilk yirmi saniye kötüdür, sonra geçer.
Yüzüyorum. Kulaç atmak iyi bir şey. Kol, omuz, nefes; kol, omuz, nefes. Vücudum yoruluyor ve yorulmak dürüst bir duygu, kasım bana yalan söylemiyor, kasım beni sevmiyor, kasım bana itaat etmiyor, kasım sadece yanıyor.
Şamandırayı geçiyorum. Şamandıradan sonra bir taş var, adanın burnunda, üstünde martı pislikleri beyaz beyaz. Oraya kadar gideceğim, sonra döneceğim. Bu bir plan. On beş günde ilk kez bir planım var.
Taşa yaklaşırken su değişiyor. Altımda bir soğuk geçiyor, sonra bir çekiş. Burada akıntı olduğunu biliyordum, kaptan söylemişti, ada burnunda akıntı olur demişti, ben de "tamam" demiştim.
Akıntıya karşı yüzmeye çalışıyorum. Yanlış olduğunu biliyorum, paralel gitmek gerekir, herkes bilir bunu, ben de biliyorum, ama bilmekle yapmak arasında yorgun bir vücut var.
Ve suyun içinde, tam şu anda, bir şey buluyorum ve bulduğum şeye sevinecek zamanım oluyor:
Denize hiçbir şey söyleyemiyorum.
Kaptana söyleyebilirim. Elif'e, Bertrand'a, Mehmet'e, Yasemin'e, anneme, pasaport memuruna söyleyebilirim. Ama suya söyleyemiyorum. Su beni sevmiyor. Su beni hatırlamıyor. Su beni memnun etmek istemiyor.
Boğazıma tuz kaçmış halde, kollarım kurşun gibi, bunu güzel buluyorum. On beş günde ilk kez bana ait olmayan bir şey var, işte burada, altımda, beni çekiyor.
Sonra şu geliyor:
Ben direniş istemiştim.
Dün istemiştim, öbür gün de istemiştim, on beş gündür istiyordum, köpekten istemiştim, Yasemin'den istemiştim, Elif'ten istemiştim, kimse veremmişti, ve şimdi bir akıntı var.
Buna cevap veremem. Suya soramam, su konuşmuyor. Kendime soramam, çünkü soran benim.
Şimdi kendime diyorum ki: dön.
Dönmüyorum.
Tekrar diyorum: dön, Selim.
Dönmüyorum. Ve dönmediğim için de bilmiyorum: bu benim inadım mı, yoksa bu da mı benim işim.
Su ağzıma giriyor. Bir çırpınma. Sonra ikinci bir çırpınma, daha küçük. Sahilde kimse yok.
Şezlonglar hâlâ katlı.
Aşağıda su berrak. Dibindeki taşların gölgesini gerçekten sayabiliyorsunuz. Bunu ilk gün de yazmıştım.
Karşı koyda sarı bir köpek uyanıyor. Gerinir. Üç adım atar, durur, dinler. Sonra kendi işine gider.
Saat yedide otelde kahvaltı açılır. Mehmet gelir, kadehleri kontrol eder. Elifbilgisayarı açar.
Bertrand mutfağa iner, tereyağını tezgâha çıkarır, yumuşasın diye.
-- Murat Uysal 2 Mart 2023