Affordance Nesnede Değil İlişkide: Ekolojik Algının Tasarımdaki Yeri
Ekolojik algı kuramı tasarım yazılarında çoğunlukla tek cümleye iniyor: iyi tasarlanmış nesne ne işe yaradığını kendisi söyler. Bu cümle Gibson'ın söylediğinin yarısı, üstelik yanlış yarısı. Affordance bir nesnenin özelliği değil, nesneyle onu kullanan beden arasındaki ilişkidir. Ayrım kaybolduğunda elde kuram kalmıyor, süs kalıyor.
Aynı sıfatı paylaşan iki ayrı gelenek
Konuyu anlatan metinlerin çoğu Roger Barker ile başlar, sonra James Gibson'a geçip kuramın onunla olgunlaştığını söyler. Böyle bir soy ağacı yok. Barker'ın 1940'lardan itibaren Kansas'ta yürüttüğü saha çalışmaları davranış ortamlarını (behavior settings) konu alır: eczane, kilise korosu, beyzbol maçı. Sorduğu soru şudur, insanlar belirli bir ortama girdiğinde davranışları neden kişiden çok ortama göre öngörülebilir hale gelir.
Gibson'ın 1979'da yayımladığı ekolojik yaklaşım bambaşka bir yere bakar: gözlemci hareket ederken optik dizide ne değişmeden kalır, bu değişmezler algıya neyi doğrudan verir. İkisi de kendine ekolojik der, çünkü ikisi de laboratuvar kabini yerine doğal ortamı savunur. Ortaklık orada biter.
Bu yüzden kütüphanede sessiz durup spor salonunda bağırma örneği affordance tartışmasına hiç girmez. O örnek Barker'ın alanıdır ve affordance kavramına ihtiyaç duymadan açıklanır. İki geleneği arka arkaya dizmek, kuramı zenginleştirmiyor, sadece hangi soruyu sorduğunuzu belirsizleştiriyor.
Affordance nesnede değil, ilişkide
Sık verilen bir örnek var: masa yüzeyi oturmak için değil, üstüne eşya koymak için affordance sunar. Gibson'ın çerçevesinde bu cümle yanlış. Kırk beş santim yüksekliğindeki bir yüzey yetişkin bir insan için oturulabilirdir, üç yaşındaki bir çocuk için göğüs hizasında bir tezgahtır. Yüzey değişmedi, beden değişti. Affordance da onunla birlikte değişti.
Bunun ölçülebilir olduğunu gösteren bir çalışma var. William Warren 1984'te merdiven basamaklarının tırmanılabilir görünmesini test etti ve kararın basamak yüksekliğinin mutlak değerine değil, kişinin bacak uzunluğuna oranına bağlı olduğunu buldu; eşik 0,88 civarında çıktı. Uzun ve kısa boylu katılımcılar santimetre olarak farklı, oran olarak neredeyse aynı yerde duruyordu.
Pratik sonucu şu: ürünün affordance listesini çıkarmak diye bir iş yok. Kullanıcı grubunun beden ölçüsünü, kavrama gücünü, erişim mesafesini tarif etmeden affordance'tan söz etmek, denklemin bir tarafını boş bırakıp cevabı yazmaya benziyor. Endüstriyel tasarımda bu boşluk genellikle ortalama yetişkin varsayımıyla doldurulur ve fatura kenardaki kullanıcıya çıkar.
Tasarımın gündelik dilde affordance dediği şey
Kavramı tasarım diline sokan kişi Donald Norman'dı. 1988'de kelimeyi Gibson'dan ödünç aldı, yıllar sonra kendi tanımının karışıklığa yol açtığını söyleyip 2013 baskısında ikiye ayırdı: affordance ilişkinin kendisi, sinyal (signifier) ise o ilişkiyi kullanıcıya duyuran algılanabilir işaret.
Ayrım kılı kırk yarmak gibi görünebilir ama sahada tam tersi işe yarıyor. Bir düğmeye gölge ve kenar eklediğinizde ortaya yeni bir affordance çıkmaz; zaten var olan bir olanağı görünür kılarsınız. Tasarımın görevi affordance yaratmaktır cümlesi de bu yüzden hatalı. Yaratılan şey sinyal, affordance ise ürünün geometrisiyle kullanıcının yeteneği arasında zaten vardır ya da yoktur.
Ekranda gerçekten kaç affordance var
Dokunmatik bir ekranın fiziksel olarak sunduğu tek şey düz bir cama parmakla dokunmaktır. Ekrandaki düğmenin basılabilir olması camın özelliği değil, öğrenilmiş bir uzlaşımdır. Arayüz tasarımının neredeyse tamamı bu yüzden sinyal tasarımıdır, affordance tasarımı değil.
2013 sonrasındaki düz tasarım dalgası bunu iyi gösterdi. Gölge, eğim ve kenar çizgisi kaldırılınca estetik sadeleşti, tıklanabilirlik sinyali de onunla birlikte gitti. Sektör birkaç yıl içinde kenarlıkları ve dolgu renklerini kısmen geri aldı; tartışma skeuomorfizm ile minimalizm arasında değildi, sinyalin nereye gittiğiyle ilgiliydi. Bir öğe basılabilir görünmüyorsa, onu basılabilir yapan kodun ne kadar temiz olduğu kimseyi ilgilendirmiyor.
Bir de sinyalin arkasını doldurma meselesi var. Dokunma hedefini büyütmek birkaç satırlık iş, ama aynı öğenin devre dışı, bekleme, başarılı ve hata durumlarını da göstermesi gerekiyor ve o kısım artık durum yönetimi işi (tasarım dosyasında iki kutu duruyor, kodda beş durum çıkıyor).
Pratikte ne değişir
Fiziksel ürün tasarlıyorsanız affordance kelimesini asıl anlamıyla kullanabilirsiniz, ama bedele razı olmanız gerekir: hedef kullanıcının ölçülerini bilmek, prototipi o ölçü aralığının uçlarındaki insanlarla denemek, ortalamaya güvenmemek. Warren'ın çalışmasındaki gibi bir oran bulabiliyorsanız tasarım kararını da o orana bağlayın, tahmine değil.
Ekranda çalışıyorsanız kelimeyi bırakın. Orada sorulacak soru, kullanıcının bu öğeyle etkileşime girilebileceğini fark edip etmediğidir ve bunun cevabı kuramdan değil, birkaç kişiye ekranı gösterip nereye dokunacaklarını sormaktan çıkar. Affordance kavramı arayüz tartışmalarına genellikle otorite katmak için giriyor; oysa katmadığı tek şey o.