Freelance Tasarımcı İçin Kişisel Marka: Neyin Gerçekten İşe Yaradığı
Freelance tasarımcılara verilen marka tavsiyelerinin çoğu aynı yere çıkıyor: her kanalda ol, düzenli paylaş, ücretsiz içerik dağıt. Bunların bir kısmı işe yarıyor, bir kısmı sadece haftanı yiyor. Ayrımı yapmadan listeye uymak, kendi işine ayıracağın zamanı pazarlamaya devretmek demek.
Marka mı, bulunabilirlik mi?
"Kişisel marka" denince akla tutarlı bir renk paleti, güzel bir logo ve profesyonel bir profil fotoğrafı geliyor. Oysa müşteri tarafında olan biten çok daha sıradan: birinin adı bir yerde geçiyor, o ad aratılıyor, çıkan sayfada işin nasıl yapıldığına dair bir kanıt aranıyor. Marka dediğimiz şeyin işe yarayan kısmı büyük ölçüde bu zincirin kopmaması.
Bir proje için tasarımcı ararken üç kişiyle konuşmuştum; üçünün de düzenli paylaşım yaptığı bir hesabı vardı, ama ikisinin portföyünde işin neden o şekilde çıktığına dair tek satır yoktu ve iş üçüncüsüne gitti. Takipçi sayısı hiç konuşulmadı.
Portföy işi değil, kararı göstermeli
Görsel yığmak kolay. Zor olan, her işin yanına iki üç cümle koymak: müşterinin sorunu neydi, hangi kısıt vardı, sen ne seçtin. Bu cümleler işveren tarafında ölçü birimi işlevi görüyor, çünkü karşındaki çoğu zaman tasarımı değerlendirecek gözü olmayan biri; değerlendirebildiği şey senin düşünme biçimin.
Aynı sebeple bitmemiş ya da yayına çıkmamış işleri de koyabilirsin, yeter ki neyin niye yarım kaldığı yazsın. Cilalı ama sessiz bir galeri, konuşan bir taslaktan daha az iş getiriyor.
Kanal sayısı bir maliyet kalemi
Standart tavsiye listesi genelde şöyle: blog, Instagram, Behance, LinkedIn, bir de forum veya topluluk. Beş kanal. Her birine haftada iki saat ayırdığını varsay, ki içerik hazırlama ve yorumlara dönme dahil edilince iki saat iyimser bir rakam. Haftada on saat eder, kırk saatlik bir haftanın dörtte biri. Ayda toplarsan yaklaşık beş iş günü, yani neredeyse bir haftalık faturalanabilir zaman.
Bu hesabı yapmadan "her yerde ol" demek, tavsiyeyi bedava sanmak oluyor. İki kanalı canlı tutmak, beşini yarım yamalak beslemekten daha iyi sonuç veriyor: yarım beslenen hesap, ziyaretçiye "bu kişi işi bırakmış olabilir" hissi verdiği için markanın kendisine zarar veriyor.
Hangi ikisi olacağı işine bağlı. Kurumsal müşteriye çalışıyorsan LinkedIn ile kendi sitenin toplamı, ajans ve yaratıcı iş peşindeysen Behance ile Instagram daha mantıklı. Her ikisinde de kendi alan adın listede kalmalı, çünkü diğer platformlar akışını istediği zaman değiştirir, senin sitendeki sayfa yerinde durur.
Ücretsiz içerik kimi çekiyor
Şablon, palet, mini e-kitap tavsiyesi bir varsayıma dayanıyor: ücretsiz alan kişi zamanla ödeyen müşteriye dönüşür. Tasarım alanında bu varsayım çoğu zaman tutmuyor, çünkü ücretsiz tasarım kaynağı indiren kitle ağırlıklı olarak diğer tasarımcılar ve bütçesi olmadığı için işi kendi yapmaya çalışan kişiler. İkisi de sana ödeme yapacak profil değil.
İşe yarayan versiyonu, kaynağın müşteri adayının kendi diline yazılmış olması. "Ajansa brief yazarken sorulacak 10 soru" gibi bir metin, bir font paketinden daha fazla ilk temas getiriyor; çünkü onu indiren kişi zaten bir iş yaptırmayı düşünüyor.
En sıkıcı kanal en çok işi getiriyor
Referans. Tavsiye listelerinde hep sona konur, oysa freelance işlerin büyük kısmı oradan geliyor. Bunu düzenli hale getirmenin yolu da abartılı değil: iş bitiminde kısa bir teslim notu, birkaç ay sonra tek satırlık bir soru, memnun kalan müşteriye açıkça "benzer bir iş arayan olursa adımı verir misin" demek. Kimse bunu kendiliğinden yapmıyor, hatırlatınca yapıyor.
Marka stratejisini altı ayda bir gözden geçirmek de yeterli. Trend takibi adına her ay yeni bir kanal denemek, portföydeki en son işin tarihi bir yıl öncesine düşene kadar farkedilmiyor.
Kaynaklar