Occam'ın Usturası Web Tasarımında Ne Söyler, Ne Söylemez
Occam'ın Usturası tasarım yazılarında neredeyse her zaman yanlış aktarılır: "en basit çözüm en iyisidir" diye. İlke bunu söylemiyor. Söylediği şey daha dar, daha kullanışlı ve arayüz kararlarında gerçekten işe yarayan tek biçimi de o dar hali.
İlkenin aslı
Ockham'lı William'a atfedilen formül, varlıkların gereksiz yere çoğaltılmaması gerektiğini söyler. Bu bir tercih değil, bir karşılaştırma ölçütü: elinizde aynı olguyu aynı ölçüde açıklayan iki açıklama varsa, daha az varsayım içereni seçilir. Kritik kısım "aynı ölçüde açıklayan" kısmıdır.
Tasarıma çevirisi şudur: kullanıcının işini aynı derecede iyi gördüren iki arayüzden, daha az parçadan kuruleni kazanır. Usturanın söylemediği şey ise "özellikleri azalt". İşi görmeyen sade tasarım, ilkenin kapsamına hiç girmez. Bu ayrımı atlayan her sadeleştirme tartışması, bir noktadan sonra ürünü kırpmanın bahanesine dönüşür.
Sade arayüz her zaman daha ucuz değil
Sadeliğin bakım maliyetini düşürdüğü sık tekrarlanır. Yarısı doğru. Ekrandaki öğe sayısıyla arkadaki kodun büyüklüğü arasında sanıldığı kadar sıkı bir bağ yok.
Klasik örnek adres formu. Beş ayrı alan (il, ilçe, mahalle, cadde, kapı no) kullanıcıya beş karar birden yükler; bunun yerine tek bir serbest metin alanı koyup girilen adresi ayrıştırmak arayüzü ciddi biçimde sadeleştirir. Ama ayrıştırıcıyı siz yazarsınız: kısaltmalar, yazım hataları, il ve ilçe adlarının çakışması, eksik bilgi. Ekranda bir alan kalır, arkada üç yüz satır kod ve bir test paketi belirir. Sadeliği daha az kod diye çevirmem; kullanıcıdan alınan karar yükünün geliştiriciye devri olarak okurum, ki bu çoğu zaman yapılması gereken doğru takastır.
Buradan çıkan pratik kural: sadeleştirme kararını verirken maliyetin nereye taşındığını yazın. Taşındığı yer sizin ekibinizse ve o işi bir kez yapıp bin kullanıcıya dağıtıyorsanız, taşıyın. Taşındığı yer üçüncü parti bir servise bağımlılıksa, kazandığınız sadelik kendi bakım borcunu getirir.
Az öğe, az bilgi demek değil
Minimalizmin erişilebilirliği kendiliğinden iyileştirdiği iddiası da olduğu gibi alınmamalı. Sadeleştirme adına en çok atılan şeyler etiketler, kenarlıklar, ikon yanındaki metinler ve kontrast oluyor. Üçü de erişilebilirliği doğrudan aşağı çeker. Yalnızca ikondan ibaret bir menü düğmesi ekranda az yer kaplar, ekran okuyucuda hiçbir şey söylemez.
Erişilebilirliği iyileştiren şey öğe azlığı değil, öğe netliğidir: okunur punto, yeterli kontrast, dokunma hedefi olarak yeterince büyük alanlar, gizlenmemiş gezinme. Bunların hepsi ekrana öğe ekleyerek sağlanabilir ve bu ilkeye aykırı değildir, çünkü ustura ancak iki çözüm işi aynı derecede gördüğünde devreye girer.
Neyi çıkaracağınıza nasıl karar verilir
Tek geçerli test şu: öğeyi kaldırın, kullanıcının o sayfadaki asıl işi hâlâ tamamlanabiliyor mu? Tamamlanabiliyorsa öğe süstür. Tamamlanamıyorsa zaten çıkarılamaz.
Bu testi "bence fazla kalabalık" hissiyle karıştırmayın. Kalabalık hissi çoğu zaman hiyerarşi sorunudur, sayı sorunu değil. Aynı sayıda öğeyle, başlık boyutlarını ve boşlukları düzelterek sayfayı boşaltabilirsiniz. Öğe silmek en son adım.
Sade görünmenin bedeli
Müşteriye teslim edilen sade tasarımın az emek istediği yönündeki izlenim, sektörün en pahalı yanlış anlamalarından biri. Kalabalık bir sayfa tasarlamak kolaydır, her istek bir yere sıkıştırılır. Sade sayfada gizlenecek yer yoktur: hiyerarşi, tipografi ölçeği, boşluk ritmi ve içerik önceliği tek tek doğru olmak zorundadır, çünkü yanlış olan hemen görünür.
Saint-Exupéry'nin sık alıntılanan cümlesi ("mükemmellik, eklenecek bir şey kalmadığında değil, çıkarılacak bir şey kalmadığında") uçak tasarımı için yazılmıştı ve tam da bu yüzden yerinde: orada çıkarılan her parçanın ağırlık olarak karşılığı vardır. Arayüzde de karşılığı olmalı. Çıkardığınız öğenin size ne kazandırdığını sayıyla söyleyemiyorsanız, yaptığınız şey sadeleştirme değil, dekorasyon.