Konu Başlıkları
Yükleniyor...

Yaratıcılığı Besleyen Ortam: Mekân, Zaman ve Hata Kültürü

Yaratıcı Çalışma Ortamı Kurmak: Neyin İşe Yaradığı, Neyin Yaramadığı

Yaratıcı ortam denince akla önce mekân gelir: açık plan, renkli duvarlar, köşede bir ilham panosu. Oysa mekân en kolay değiştirilen ve en az fark yaratan değişkendir. Bir ekibin yeni fikir üretip üretmediğini belirleyen şey, kimin ne zaman kesintisiz çalışabildiği ve hatanın masaya nasıl geldiğidir.

Açık ofis, iddia ettiği şeyi yapmıyor

Açık planın gerekçesi hep aynıdır: duvarlar kalkarsa insanlar birbiriyle konuşur, konuşurlarsa fikir çıkar. Ethan Bernstein ve Stephen Turban, iki büyük şirkette açık plana geçişin öncesini ve sonrasını çalışanlara taktıkları sensörlerle ölçtüklerinde bunun tersini buldular: yüz yüze etkileşim düştü, yazışma arttı. Duvarlar kalkınca insanlar kulaklık taktı.

Sonuç şaşırtıcı değil. Herkesin sizi gördüğü bir alanda yanınızdakine dönüp beş dakika laflamak, duyma mesafesindeki on kişiyi de bölmek demektir. Sessizlik normu böyle yerleşir. Ardından da "iş birliği kültürümüz zayıf" teşhisi konur ve eğitim satın alınır.

Bu konudaki yazıların çoğunda gizli bir çelişki var. Aynı metin hem açık ofisin spontane karşılaşmaları artırdığını söyler, hem birkaç satır sonra herkese sessiz köşeler ayrılması gerektiğini ekler. İkisi birlikte doğru olamaz: sessiz köşe, açık planın ürettiği kesintiye karşı alınmış bir önlemdir. Bir düzenlemenin panzehrini de aynı sayfada tavsiye ediyorsanız, düzenlemenin kendisini savunmuyorsunuz demektir.

Mekândan makul olarak ne beklenebilir

Mekân sentezi (space syntax) çalışmalarının söylediği şey daha mütevazı ve daha doğru: dolaşım hatlarının kesiştiği yerlerde insanlar birbirine daha sık rastlar. Mutfağı, yazıcıyı, merdiveni nereye koyduğunuz kimin kiminle karşılaşacağını değiştirir. Ama karşılaşma sohbet değildir. Mekân bir konuşmayı mümkün kılar, başlatmaz.

Kesintisiz zaman, mekândan daha belirleyici

Fikir üretmek, bir problemi kafada bütün olarak tutabilmeyi gerektirir. O bütünü kurmak dakikalar alır, dağıtmak saniyeler.

Toplantıları günün tek bir ucuna toplamayı tercih ederim. Sebebi toplantı sayısı değil, yerleşimi: kod yazarken 11:00'deki yarım saatlik bir toplantı yalnızca o yarım saati almaz, öncesindeki hazırlıksız kalan yarım saati ve sonrasında problemi yeniden kurmaya harcanan süreyi de alır. Takvimde delik açan üç kısa toplantı, arka arkaya yapılan üç toplantıdan çok daha pahalıdır. Ekipte bunu sabitlemek, ofisi yeniden döşemekten hem ucuz hem hızlıdır.

Toplantısız gün uygulaması da aynı mantıkla işler, ama tek başına yeterli değil. Diğer dört gün mesajlaşmaya yanıt beklentisi anlıkken, o bir gün yalnızca gecikmiş bir kesinti kuyruğu oluşturur.

Post-it hikâyesinin atlanan kısmı

Başarısızlığın öğrenmeye dönüşmesi anlatılırken hep aynı örnek verilir: 3M'de Spencer Silver güçlü bir yapıştırıcı geliştirmeye çalışırken tutmayan bir formül elde etti, o formül Post-it oldu. Anlatının burada bittiği yerde asıl mekanizma başlıyor.

Silver formülü 1968'de buldu. Ürün fikri, Art Fry'ın kilise korosunda kitabından düşen ayraçlardan sıkılmasıyla altı yıl sonra ortaya çıktı. Aradaki boşluğu dolduran şey hataya hoşgörü değil, iki somut kurumsal düzenlemeydi: çalışanların kendi seçtikleri işe ayırabildiği korumalı zaman ve Silver'ın yıllarca şirket içinde bu formülü anlatabildiği iç seminerler. Yani ortada tolere edilen bir başarısızlık değil, dolaşımda tutulan bir çözüm vardı.

Fark pratikte şuraya çıkar: "hata yapmaktan korkmayın" demek bedava, kimseyi bir şeye zorlamaz. Ekipte ölü projelerin ne öğrettiğini yazılı ve aranabilir bırakmak, insanlara kendi seçtikleri işe zaman ayırmak ise takvimde ve bütçede yer kaplar. İkincisi olmadan birincisi süslü bir slogandır.

Bireysel tarafta işe yarayanlar

Kişisel yaratıcılık için verilen tavsiyelerin büyük kısmı dekorasyondur. Elenmeyi hak etmeyen birkaç tanesi şunlar:

  • Problemi bırakıp yürüyüşe çıkmak. Fikrin yürüyüşün ortasında gelmesinin sebebi hava değil, zihnin dikkat gerektiren bir işten kurtulmuş olması.
  • Not tutmak, özellikle işe yaramamış denemeleri. Altı ay sonra hatırlanan tek şey neyin çalıştığıdır, oysa maliyeti olan bilgi neyin neden çalışmadığıdır.
  • Kullanıcının kendi ortamında bulunmak. Bir sorunu tarif eden kişi ile o sorunu yaşayan kişi çoğu zaman aynı şeyi anlatmaz.

Dylan Thomas denize bakan bir kulübede yazdı, birileri en iyi işini gürültülü kafede çıkarır. Bu tercihler kişiseldir ve kopyalanabilir bir yöntem vermezler. Kopyalanabilir olan tek şey, hangi koşulda iyi çalıştığınızı bir kere ciddiye alıp ölçmek ve o koşulu korumaktır.

Ortamı düzeltmek isteyen bir ekip için sıra bellidir: önce takvim, sonra hatanın nasıl kaydedildiği, en son mobilya.