Mobil Kullanıcı Deneyiminde Küçük Ekranın Kendi Kuralları
Mobil tasarımı masaüstünün dar hali saymak işin kolay tarafı. Zor tarafı bağlamın da değişmesi: kullanıcı ayakta, tek elle, dikkati bölünmüş, şebekesi çoğu zaman kötü. Ekran boyutu bu değişkenlerin yalnızca biri, üstelik en zararsızı.
Küçük ekran mı, bölünmüş dikkat mi?
Mobil kullanımın asıl kısıtı piksel sayısı değil. Kullanıcı bir işi yaparken başka bir şeyle de meşgul: yürüyor, sırada bekliyor, konuşmanın arasında telefona bakıyor. Masaüstünde on saniyede verilen bir karar, mobilde üç saniyede verilmezse çoğu zaman hiç verilmiyor.
Peki bu, her şeyi sadeleştirmek gerektiği anlamına mı geliyor? Hayır, ve bu noktada mobil tasarım tavsiyelerinin çoğu fazla acele ediyor. Yanlış yerden yapılan sadeleştirme kullanıcının aradığını bulamamasıyla sonuçlanır, yani aynı kapıya çıkar. Daha yararlı soru şu: bu ekranda kullanıcının yapmak istediği tek şey ne? Cevabı tek cümleyle veremiyorsan, o ekran zaten iki ekran olmak istiyordur.
Mobile-first aslında bir sıralama kararı
Mobile-first denince akla genelde daralan bir düzen geliyor. Oysa karar görsel değil, öncelik kararı: hangi içerik ilk ekranda, hangisi bir dokunuş ötesinde. Ana eylem belirgin bir butonla duruyorsa geri kalanın biraz aşağıda kalması sorun değil.
Mobilde görünmeyen bir bileşeni "kaldırdık" saymam. CSS'te display:none yazmak indirilen baytı azaltmaz; tarayıcı işaretlenmiş içeriği çoğu durumda yine indirir ve ayrıştırır. Görsel karmaşayı temizlersin, yükleme süresine dokunmazsın. Gerçekten çıkarmak istiyorsan sunucu tarafında çıkaracaksın.
Navigasyonu kötü şebekeye göre kur
Mobil kullanıcı iyi bağlantıyla gelmiyor. Asansörde, otobüste, bodrum katındaki bir dükkanda. Tasarımın bunu istisna değil varsayılan kabul etmesi gerekiyor.
- Form alanlarını en aza indir; her ek alan mobilde masaüstündekinden daha pahalı, çünkü klavye ekranın yarısını yiyor.
- Yükleme ve hata durumlarını gerçek durumlar olarak tasarla. Bunlar tasarımın kenar süsü değil, mobilde en sık görülen ekranlardan ikisi.
- Ağır görselleri ölçüle bilir hale getir: kaç kilobayt, kaç istek, ilk anlamlı boyamaya kadar kaç saniye.
Native, web, hybrid
Bu seçim çoğu yerde teknik bir karşılaştırma gibi sunuluyor, aslında ekip kararı. Native, kamera ve konum gibi donanım erişiminde ve akıcılıkta hâlâ önde, ama iki platform demek iki ayrı kod tabanı ve iki ayrı yayın süreci demek. Web tarafında dağıtım bedava sayılır, düzeltmen aynı gün yayında olur.
Donanıma gerçekten ihtiyacın yoksa web'den başla. Uygulama mağazasında bulunma isteği çoğu projede teknik gereksinim değil, pazarlama isteği; hybrid bu isteği görece ucuza karşılar. Native'e geçmenin doğru zamanı, web sürümünün ölçülebilir biçimde yetmediği an.
Responsive mi, adaptive mi?
Responsive'de tek bir düzen tüm genişliklere akar. Adaptive'de cihaz sınıfına göre hazırlanmış ayrı arayüzler vardır. Sık tekrarlanan tavsiye şudur: yeni projede responsive, mevcut siteyi güncellerken adaptive daha kolaydır.
İkinci yarısı pratikte ters çalışıyor. Adaptive'de bakım maliyeti düzen sayısıyla çarpılır; üç cihaz sınıfı için ayrı arayüz tuttuğunda her yeni içerik tipi bir değil üç kez yapılır, üç kez test edilir. "Kolay güncelleme" beklentisiyle girilen yol, birkaç ay sonra en yavaş güncellenen yola dönüşüyor. Adaptive'i yalnızca cihaz sınıfları arasında kullanıcının yaptığı iş gerçekten farklıysa savunurum; masaüstünde rapor hazırlayıp mobilde sadece onay veren bir panel buna iyi örnek.
Ölçmeden ilerleyen tasarım sezgidir
Nielsen'in on kullanılabilirlik ilkesi ve USE gibi değerlendirme çerçeveleri, tasarımı teste sokmadan önce kaba hataları yakalamak için işe yarar. Testin yerini tutmazlar. Beş kişiyle yapılan, sesli düşündürülen kısa bir oturum, aynı ekranda gözden kaçan sorunları genelde ilk yarım saatte ortaya çıkarır.
Ya ölçüm mümkün değilse? Çoğu zaman mümkün olmadığı düşünülen şey aslında kurulmamıştır: ana eylemin tıklanma oranı, form terk noktası, arama sonrası sonuçsuz dönüş. Bunlar birkaç satırlık olay kaydıyla toplanabilir ve tasarım tartışmalarının yarısını bitirir.
Kaynaklar