Eames'in Muz Yaprağı: İşlevsellik ile Sadelik Aynı Şey Değil
Charles ve Ray Eames'in adı geçtiğinde tasarım yazıları hep aynı yere varıyor: sadelik iyi, süs kötü. Muz yaprağı alegorisi de genelde bu cümlenin dipnotu diye kullanılıyor. Oysa alegori bunun tersini söylüyor, ve aradaki fark arayüz kararlarında doğrudan işe yarıyor.
Alegori aslında ne anlatıyor
Charles Eames, Hindistan'da yemeğin en yoksul sofrada muz yaprağı üstünde servis edildiğini anlatır. Biraz para girince yaprağın yerini sırlı çanak alır, sonra gümüş, en sonunda altın tabak. Hikâyenin bittiği yer başladığı yerdir: gerçekten rafine olmuş kişi dönüp yine muz yaprağından yer. Vurgu sadelikte değil, o dönüşte. Yaprağa baştan razı olan biriyle gümüş tabağı deneyip geri dönen biri aynı noktada durmuyor.
Tasarım metinlerinde bu hikâye çoğunlukla "en basit çözüm en iyisidir" dipnotu olarak geçiyor. Bu okuma alegoriyi tersine çeviriyor. Eames'in söylediği, sadeliğin çıkış noktası değil varış noktası olduğu. Pratikteki karşılığı şu: bir ekranı ilk taslakta boş bırakmakla, dolu bir ekranı deneyip gereksizini eleyerek boşaltmak farklı işlerdir. İkincisi daha pahalıdır ve tek işe yarayan odur.
Eames'in kendi işleri minimal değil
1956 tarihli Lounge Chair'a bakın. Deri, üç parça kontrplak kabuk, döner taban, ayrı bir puf. Yalın bir nesne değil, rahat bir nesne. Eames çiftinin kontrplağı üç boyutlu eğmek için yıllarca uğraşması da görsel bir tercih değildi; oturan gövdeyi taşıyacak formu tek parçada elde etme çabasıydı. İşlev önce geldiğinde ortaya çıkan şeyin sade görünmesi şart değil.
Arayüzde işlev önceliği
Bunu ekranda uygulamak, öğe silmekle başlamaz. Kullanıcının o sayfada bitirmeye çalıştığı tek işi yazın, sonra her öğeye o işe ne kattığını sorun. Katkısı olmayan gider, katkısı olan büyür.
Bir üyelik formunda alan sayısını yarıya indirdiğimiz halde tamamlanma oranı beklediğimiz kadar oynamamıştı; asıl sıçrama, kalan alanların hata mesajlarını alanın altına taşıyıp anlık hale getirdiğimizde geldi. Sorun alan sayısı değil, kullanıcının nerede takıldığını ne zaman öğrendiğiydi.
Aynı mantık şu üçünde de aynı sonucu verir: bir tarih alanına takvim widget'ı koymak yerine serbest yazımı kabul edip normalize etmek, arama kutusunu filtre panelinin üstüne almak, uzun formu tek sayfada bırakıp ilerleme durumunu kaydetmek. Hiçbiri arayüzü sadeleştirmiyor. Üçü de işi kolaylaştırıyor.
Sadeliğin faturası
Etiketsiz ikon menüsü, hamburger'in içine gömülen gezinme, ekrandan kaldırılıp destek ekibine devredilen alan. Bunların hepsi arayüzü temizler, işi başka yere taşır. Ekrandan çıkardığınız bir alanın maliyeti sıfır değildir: o veri hâlâ gerekiyorsa ya ikinci bir adımda, ya bir e-postada, ya da telefonda toplanır. Görsel yalınlık ölçülebilir, iş yükünün nereye gittiği ölçülmez, o yüzden sadeleştirme raporlarda hep kârlı görünür.
Eames mobilyalarının altmış yıl sonra hâlâ üretiliyor olması az parçadan yapılmalarıyla ilgili değil. Çözdükleri sorun değişmedi, çözüm de değişmedi. Bir arayüzün ömrünü belirleyen şey de aynı: temizliği değil, hangi işi ne kadar iyi bitirdiği.
Kaynaklar