Bilgisayarlar Küçüldü, Bağımlılıklar Büyüdü
Oda büyüklüğündeki makinelerden buzdolabının kapağındaki mikrodenetleyiciye uzanan yol, genelde kesintisiz bir ilerleme hikâyesi olarak anlatılır. Anlatının doğru tarafı var: hesaplama ucuzladı, küçüldü, her yere girdi. Eksik kalan taraf ise her yeni cihazın getirdiği bağımlılığın kimin sırtında kaldığı.
Asıl kırılma küçülme değildi
Savaş yıllarının şifre çözen makineleri tek işe göre kurulmuştu; kabloları söküp yeniden bağlamadan başka bir problemi çözemezlerdi. Saklı program fikri, yani programın da veriyle aynı bellekte durması, aynı donanımı farklı işlere koşmayı mümkün kıldı. Teknoloji tarihinde dönüm noktası olarak genellikle transistör ya da mikroişlemci gösterilir. Bana kalırsa ikisi de bu fikrin ucuzlatılmış hâli.
Sonrası, aynı fikrin fiyat eğrisinde aşağı inmesi. IBM'in delikli kart makineleri işletme otomasyonunu başlattı, 1970'lerde kişisel bilgisayar cihazı eve soktu, ardından dizüstü ve telefon geldi. Bugün masaüstü bilgisayar, evdeki en güçlü değil, sadece en görünür işlemci.
Evde kaç bilgisayar çalışıyor
Sayarsanız şaşırırsınız. Telefon, televizyon, modem, kombi, çamaşır makinesi, klima kumandası, banka kartındaki çip, kablosuz kulaklık. Bunların hepsinde çalışan bir işlemci ve çoğunda güncellenebilir bir yazılım var. Mikroişlemcinin yaygınlığı bugün elektrik prizinin yaygınlığına yakın; farkı, prizin sizden hesap açmanızı istememesi.
Burada "akıllı" sıfatının ne anlama geldiğine dikkat etmek gerekir. Pratikte çoğu zaman "üreticinin sunucusuna bağlı" demektir. Lambanın kendisi akıllanmaz; kararı veren yer, duvardaki anahtardan alınıp bir veri merkezine taşınır. İnternet kesildiğinde ya da şirket o hizmeti kapattığında lamba yanmayı bilmiyorsa, kazanılan şey konfor değil, devredilmiş bir kontroldür.
Yerelde çalışan, bağlantı gittiğinde düğmesi hâlâ işleyen bir ev otomasyonunu, buluta bağımlı olandan daha güvenilir bulurum. İkincisinde cihazın kullanım ömrünü teknik dayanıklılık değil, bir şirketin ticari kararı belirliyor.
Yazılımın ömrü donanımın ömrüne yetmiyor
Bir buzdolabı on beş yıl çalışacak şekilde üretilir. İçindeki gömülü yazılım için üreticinin taahhüt ettiği destek süresi genelde birkaç yıldır. Aradaki fark bir kusur değil, iş modelinin sonucu, ama sonucu bilinçli olarak görmek gerekir: sağlam çalışan bir donanım, güncellenmeyen yazılımıyla birlikte ev ağında açık bir kapı hâline gelir.
Bu yüzden bağlantılı cihaz alırken sorulacak soru işlevden önce şudur: bağlantı kesildiğinde cihaz hangi işini yapmaya devam ediyor? Cevap "hiçbirini" ise satın alınan şey cihaz değil, abonelik.
Etkileşim değişince iş de değişti
Bilgisayarların yaygınlaşması yalnızca teknik bir mesele olmadı. Programlama işinin ilk döneminde kodu büyük ölçüde kadınlar yazıyordu; donanım prestijli, programlama ise ikincil bir uğraş sayılıyordu. Kişisel bilgisayarın pazarlanma biçimi ve mesleğin statü kazanması 1980'lerden itibaren bu dengeyi tersine çevirdi. Teknolojinin toplumsal etkisinin cihazdan değil, cihazın etrafında kurulan anlatıdan geldiğine iyi bir örnek.
İnsan-bilgisayar etkileşiminin ayrı bir alan hâline gelmesi de aynı dönemin ürünü. Makine ucuzlayınca kıt kaynak hesaplama gücü olmaktan çıkıp kullanıcının dikkati oldu. Bugün bir arayüzü değerlendirirken sorulan soru işlemcinin ne kadar hızlı olduğu değil, kullanıcının kaç adımda işini bitirdiği.
Görünmezlik bir hedefti, sonucu belirsiz
Teknolojinin nihai hedefi olarak sık sık görünmezlik gösterilir: cihazın arka planda çalışması, kullanıcının onu düşünmemesi. Kısmen gerçekleşti. Trafik ışığındaki sensör, ödemedeki temassız çip, evdeki termostat gerçekten görünmez.
Görünmez olan şeyin denetlenmesi de zorlaşır. Hangi verinin nereye gittiğini, hangi kararın kim tarafından verildiğini kullanıcı artık göremez. Erişilebilirlik, güvenlik ve veri sahipliği tartışmaları tam olarak buradan çıkıyor; ve bunlar teknolojinin gelişimini yavaşlatan engeller değil, gelişimin nereye gittiğini belirleyecek asıl sorular.